Evrendeki Mükemmel Denge

 

İçinde yaşadığımız dünyanın, varlığımıza ve onu sürdürebilmemize bu kadar uyumlu olması, evrenin ilk aşamalarındaki oluşumuna kadar dayanmaktadır. Fransız bilim adamı Maurice Bucaille’ye göre “İster evren, ister canlı varlıklar veya insan olsun, tek tek her alanda temelde metafiziksel bir niyet taşımadan yapılan çok dikkatli araştırmalar, tabiat kanunlarının yönelttiği bir düzenin varlığını açıkça göstermektedir. Çok daha basit bir oluşuma sahip organizmalarda olduğu gibi, anatomik ve fonksiyonel birimler oluşturan en küçük canlı organizmalarda da, canlı dünyanın incelenmesi, moleküler düzeyine kadar her boyutta görülen göz kamaştırıcı yapısal bir düzenin varlığını ortaya koyuyor”.

 

Amerikalı astrofizikçi Hugh Ross, Tanrı’nın Parmakizi adlı eserinde şunları aktarıyor: “Yaşayan organizmaların kompleks ve düzenli konfigürasyonunun tek açıklaması, akıllı ve üstün bir yaratıcının bunu şahsen oluşturmasıdır. Görülüyor ki özel ve üstün bir yaratıcı, evreni var etmiş ve tasarlamıştır”. Einstein ise; “Evrende en anlaşılmaz şey, onun anlaşılabilir olmasıdır” diyerek evrenin mükemmel bir düzen ve derinlik içinde olduğu halde anlaşılabiliyor olmasını dile getirmiştir.

Big Bang’in ilk zamanlarındaki fiziksel kuvvetlerin gücü, element parçalarının hacmi, genişlemenin hızı ve türbülans derecesi gibi temel kozmik parametrelere büyük ilgi gösterilmiştir. Örneğin elektromanyetizm, çekim gücü, atom çekirdeğini kontrol eden iki ana gücün hepsinin belli limitler içinde bir güce sahip olması, uzun müddet var olabilecek ve hayatın oluşumuna olanak tanıyacak yıldızların var olması için şarttı. Hayatın karmaşık kimyası, nötron, proton ve elektron maddelerinin sonsuz derecede hassas ve incelikli ayarı sayesinde mümkündür.

Atom ve moleküller birleşerek düzen meydana getirecek şekilde yapılmıştır. Ancak atomlar, minimum enerji düzeyine yani en düzensiz konuma geçmek ister. Bu konuma ‘dengeye’ ulaşmaları için ancak anti-denge etkisi yani yüksek derecede düzen gerekir. Bütün canlılar, düzen dengesinde canlı kalmak için denge sisteminden uzak yaşarlar. Çünkü termodinamik denge, ölüm demektir. Bu da onların dengeyi bozacak dış kaynaklı bir etkiye uğradıklarını gösterir.

 

Neden evrende düzen vardır? Madde, kendini organize etme özelliğini nasıl kazandı? Yerçekimi sabiti, evrenin hacmi ve Big Bang’in patlama şiddeti birbiriyle sabit bir dengede işbirliği ederek yumuşak bir şekilde genişleyen ve güneşimiz gibi, canlıların varolmasına yol açan orta büyüklükte bir yıldızın yeraldığı bir galaksi meydana getirmişlerdir. Bunun gibi pek çok sayıdaki hassas denge ve diğer antropik oluşumlar, evrendeki hayatı mümkün kılmaktadır. Bunların bir kısmı şu şekilde sayılabilir: Doğanın temel sabitlerinin değerleri, Uzayın üç boyutunun varlığı, Elektromanyetik güç sabitinin yerçekimi sabitine oranı, Elektron ve protonun kütle hacminin oranı, Protonların elektronlara oranı, Kozmik entropi seviyesi, Işığın hızı, Evrenin yaşı, Atom hücresinin protondan kütle fazlalığı, Maddenin anti-maddeden başlangıçtaki fazlalığı, Güneşin ışığının parlaklığındaki tarihi değişmelerin dünyadaki yaşam çeşitlerinin ihtiyaçlarıyla birlikte değişmesi.

 

Evren büyük bir patlama sonucunda yaratılmıştır. Fakat Big Bang’in sonucunda düzensizlik değil evrenin her noktasında bir düzen ortaya çıkmıştır. Bilim dünyası bugün evrendeki bu düzen ve tasarımı (Anthropic Principle) yani “İnsani İlke” kavramlarıyla açıklamaktadır. Buna göre Evren tesadüfen oluşamayacak kadar mükemmel özelliklere sahiptir. Bilimin ortaya koyduğu gibi evrende sonsuz derecede hassas bir düzen ve ölçü vardır.

Big Bang, bilinçli bir tasarımın ürünüdür. Evreni meydana getiren patlama biraz daha şiddetli olsaydı, evrendeki tüm madde dağılırdı; eğer patlama biraz daha yavaş olsaydı, bütün madde hemen kapanırdı. Her iki durumda da ne galaksiler, ne yıldızlar, ne dünyamız, ne de canlılar oluşurdu. Big Bang anında, eğer daha fazla madde olsaydı evren hemen kapanacaktı. Eğer patlama anında madde daha az olsaydı patlama galaksileri oluşturmadan maddeyi dağıtabilirdi.

Big Bang’in başlangıcının çok yüksek sıcaklıkta olması sayesinde atom-altı dünyadaki oluşumlar galaksilerin oluşumundan canlı hayata kadar olan süreci mümkün kılmıştır. Evrenin başlangıçtaki homojen yapısı galaksilerin oluşmasının ön şartıdır. Başlangıç homojenliğindeki küçük bir değişiklik bile galaksilerin oluşmasına izin vermeyecek ve tüm maddenin karadeliklere dönüşmesi sonucunu doğuracaktı.

 

Evrende entropi sürekli artmaktadır. Bu ise evrendeki başlangıç anında çok düşük entropili bir başlangıcın olması gerektiği anlamını taşır. Bu olasılığın gerçekleşmesi imkansızdır.

 

Big Bang’den sonra canlı yaşamın oluşabilmesi için proton sayısının, anti-protonlardan, nötron sayısının anti-nötronlardan, elektron sayısı pozitronlardan, kuarklar da karşı kuarklardan çok olmalıydı ve öyledir.

 

Canlılığın oluşabilmesi için proton, nötron ve elektronların kendi anti-maddelerinden daha fazla olmaları gerektiği gibi, birbirlerine göre belirlenmiş oranlarda yaratılmış olmaları da gerekmektedir.

Kainatta yaşamın olabilmesi için; proton, nötron ve elektronların kütleleri de mevcut şekilde olmalıdır. Bu parçacıkların kütleleri farklı olsaydı yaşam için gerekli atomlar oluşamayacaktı.

 

Protonlar ve elektronlar çok farklı kütlelerine karşın elektrik yükleriyle birbirlerini dengelerler. Eğer bu denge sağlanmasaydı canlılık için gerekli atomlar oluşamayacaktı. Elektronun elektrik yükü biraz farklı olsaydı yıldızlar oluşamazdı.

 

Eğer evrendeki nötrino miktarı daha az olsaydı galaksiler oluşamayacaktı. Eğer nötrino miktarı daha fazla olsaydı galaksiler çok yoğun olacaktı. Her iki durum da canlılığın oluşmasını engellerdi.

Güçlü nükleer kuvvet, çekirdekteki proton ve nötronları bir arada tutar. Bu kuvvet biraz daha zayıf olsaydı, hidrojen dışında hiçbir atom, dolayısıyla canlılık oluşamazdı.

Zayıf nükleer kuvvet biraz daha güçlü olsaydı, Big Bang’de çok fazla hidrojen helyuma dönüşürdü. Şayet biraz daha zayıf olsaydı, yıldızlardaki ağır elementlerin oluşumu olumsuz etkilenecekti ve canlılık oluşamayacaktı.

Elektromanyetik kuvvet daha şiddetli olsaydı kimyasal bağların oluşumunda sorun çıkardı. Eğer daha zayıf olsaydı yine kimyasal bağların oluşumu sorunlu olurdu ve canlılık için mutlak gerekli olan karbon ve oksijen atomları yetersiz kalırdı.

Çekim gücü daha kuvvetli olsaydı, tüm yıldızlar bu kuvvetin gücüne direnemeden karadeliklere dönüşürdü. Eğer daha zayıf olsaydı, ağır elementleri oluşturacak yıldızlar oluşamayacaktı. Her iki durumda da canlılık oluşamazdı.

Zayıf nükleer kuvvet, güçlü nükleer kuvvet, elektromanyetik kuvvet ve yerçekimi kuvveti belli kritik değerler gözetilerek yaratılmaları gerektiği gibi, birbirlerine göre uygun oranlarda da yaratılmaları gerekmektedir. Bu hem galaksilerin ve yıldızların, hem de tüm canlıların var olabilmesi için gerekli çok hassas bir dengedir.

Yıldızlar arası mesafe belli bir büyüklükte olması da canlılığın oluşabilmesi için gereklidir. Yıldızlar birbirlerine daha yakın olsaydı çekim gücünün fazlalığı gezegenlerin yörüngelerini bozacaktı. Şayet yıldızlar birbirlerine daha uzak olsaydı süpernovalar tarafından evrene saçılan ağır atomlar çok geniş bir alana yayılacaktı ve yaşam için gerekli atomlar yeterli düzeyde olamayacaktı.

Hayat için gerekli atomlardan en önemli ikisi karbon ve oksijendir. Bu atomlardan karbonun oksijen atomunun enerji seviyesine olan oranı daha yüksek olsaydı canlılık için gerekli oksijen yetersiz olurdu. Eğer mevcut oran daha düşük olsaydı canlılık için gerekli karbon yetersiz olurdu.

Hayat için büyük önemi olan karbon ve oksijen atomları birbirlerinin enerji seviyelerine bağlı oldukları gibi, helyum atomunun enerji seviyesine de bağlıdırlar. Helyumun enerji seviyesi yüksek olsaydı yaşam için gerekli karbon ve oksijen miktarı yetersiz olurdu, eğer helyumun enerji seviyesi düşük olsaydı yine yaşam için gerekli karbon ve oksijen miktarı yetersiz olacaktı.

Süpernova patlamaları dünyamıza çok yakın olsaydı, oluşacak radyasyon canlılığı yok edebilirdi. Eğer bu patlamalar çok uzak olsaydı canlılık için gerekli ağır atomlar yeterli seviyede olmayacaktı.

Dünya’mızda yaşamın oluşabilmesi için galaksimizin belli oranda maddeye sahip olması gerekmektedir. Madde oranının fazla olması durumunda Güneş’in yörüngesi değişecekti. Eğer daha az madde olsaydı, Güneş’in var olması mümkün olmayacaktı. Ayrıca galaksimizin büyüklüğü, şekli ve başka galaksilere uzaklığı da canlılığın oluşması için çok önemlidir.

Jüpiter gezegeninin büyüklüğü ve mesafesi de Dünya’mızdaki canlılığı mümkün kılan koşullardan biridir. Eğer Jüpiter şu andaki yerinde ve büyüklüğünde olmasaydı, Dünya’mız meteor yağmurlarına karşı bu kadar güvenli olmazdı. Ayrıca mevcut yörüngemiz de değişirdi. Bu iki durum da dünyamızda canlı hayatın varlığı için ayarlanmış çok özel koşulları bozardı.

Dünya’mız, Güneş’e daha uzak olsaydı, yaşama olanak tanımayan soğuk ve buzullarla karşı karşıya kalırdık. Eğer Güneş’e daha yakın olsaydık yeryüzündeki su buharlaşır ve yaşam mümkün olmazdı.

Dünya’mızın çekimi daha fazla olsaydı, amonyak ve metan oranının artması gibi durumlar yeryüzünde canlılığa elverişli bir ortamın oluşmasını engellerdi. Eğer Dünya’mızın çekimi daha az olsaydı atmosfer çok su kaybeder ve canlılık için elverişli ortam kalmazdı.

Dünya’mızın çevresindeki manyetik alan daha güçlü olsaydı, Güneş’ten gelen canlılık için yararlı ışınları da engelleyebilirdi. Eğer bu manyetik alan daha zayıf olsaydı, Güneş’ten gelen zararlı ışınlar yaşamın oluşmasına olanak tanımazdı.

Yeryüzünden yansıtılan ışık ile yeryüzüne çarpan ışık da belli bir oranda olmalıdır.  Bu oran daha büyük olsaydı yeryüzü buzullarla kaplanırdı. Eğer bu oran daha küçük olsaydı sera etkisiyle aşırı ısınan yeryüzü yaşama elverişli olmazdı.

Yaşam için yer kabuğunun kalınlığı da önemlidir. Yer kabuğu daha kalın olsaydı, atmosferden yer kabuğuna oksijen transferiyle oksijen dengesi bozulurdu. Yer kabuğu daha ince olsaydı yer kabuğunun her yerinden sürekli volkanlar fışkırırdı. Bu ise hem iklimi değiştirir, hem de canlılığı yok ederdi.

Atmosferdeki oksijen miktarı kritik bir değerde yaratılmıştır. Bu değer eğer yüksek olsaydı, yeryüzünde sürekli yangınlar çıkardı. Bu değer eğer alçak olsaydı solunum imkansız olurdu.

Atmosferdeki karbondioksit oranı da yaşamı mümkün kılacak bir değerde yaratılmıştır. Karbondioksit daha fazla olsaydı sera etkisi oluşacaktı. Eğer daha az olsaydı bitkilerin fotosentez yapması mümkün olmayacaktı.

Dünya’mızdaki ozon miktarı eğer daha yüksek olsaydı yüzey sıcaklığı çok düşerdi. Eğer bu değer daha düşük olsaydı hem yüzey sıcaklığı çok yükselirdi, hem de yaşamı yok edecek şekilde ultraviyole artardı.

Yaşam için atmosfer basıncının daki denge de önemlidir. Eğer atmosfer basıncı daha düşük olsaydı, buharlaşan su miktarı artacak ve bu sera etkisi oluşturacaktı, atmosferdeki su buharı azalacak ve dünya çölleşecekti.

Atmosferdeki havanın solunabilmesi için havanın belli bir basınçta, akışkanlıkta ve yoğunlukta olması lazımdır. Atmosferin yoğunluğunda ve akışkanlığındaki ufak bir değişiklik nefes almayı imkansızlaştırır.

Canlılık için olmazsa olmaz şart olan karbon atomunun, yıldızların içindeki oluşumu çok kritik değerler altında meydana gelmektedir. Bunun için iki helyum atomu birleşip  trilyarda 1 saniye gibi kısa bir süre içinde berilyum atomuna dönüşürler ve üçüncü helyumun eklenmesiyle karbon atomu oluşur. Bu atomların enerji seviyelerindeki küçük bir fark karbon atomunun ve canlılığın ortaya çıkışını imkansızlaştırırdı.

 

Tüm canlılar, karbon atomunun diğer elementlerle bileşikler yapmasıyla oluşmuştur. Karbon, yaşam için gerekli olan bileşikleri ancak belli bir ısı aralığında gerçekleştirebilir. Bu ısı aralığı ise Dünya’nın sıcaklığıyla tam olarak uyumludur. Oysa evrende, milyarlarca derece sıcaklıktan, -273 dereceye kadar geniş bir aralık mevcuttur.

 

Yaşam için bütün şartları yerine getiren Dünya’mız eğer daha önce yaratılsaydı canlılık için gerekli ağır atomlar (karbon, oksijen gibi) yeterli miktarda bulunmayacaktı. Eğer Dünya’nın yaratılışı daha sonra gerçekleşseydi, Güneş sistemimizi oluşturacak yoğunlukta ham madde kalmamış olacaktı.

 

Canlılığın mümkün olabilmesinin şartlarından biri de suyun belirli bir yüzey gerilimine sahip olmasıdır. Bitkilerin suyu topraktan emmeleri ve en üst noktalarına kadar iletebilmeleri tasarlanmış bu gerilim sebebiyledir. Bu gerilim daha farklı olsaydı ne bitkilerden, ne de diğer canlılardan söz edebilirdik.

 

Suyun reaksiyon kabiliyeti de canlılığın diğer şartlarından biridir. Su ne bazı asitler gibi parçalayıcı özellikler gösterir, ne de argon gibi hiçbir reaksiyona girmeden durur. Suyun akışkanlık değeri, suyun katı halinin sıvı halinden daha hafif olması da yeryüzündeki canlılığa büyük katkıda bulunur



HABERLER

< >
  • Hafıza, elektrik akımıyla güçlendirildi

    ABD'li bilim adamları, özel yöntemle hafızayı güçlendirmeyi başardı. Araştırmacılar, manyetik titreşimler yardımıyla elektrik akımı verilmesine dayanan Transkraniyal Manyetik Uyarım (TMS) yöntemiyle en az 24 saat içinde olayları hatırlama yeteneğinin arttırılabildiğini ve ...
    HT: 14 Eylül 2014  trt.net.tr

    Devamını Oku

  • Ozon deliği kapanıyor

    Ozon miktarının artış gösterdiği ve ozon deliğinin kapanmakta olduğunu bildirdi.Dünya Meteoloji Örgütü (DMÖ), güneşin zararlı ışınlarından yerküreyi koruyan atmosferdeki ozon miktarının son yıllarda artış gösterdiğini ve ozon deliğinin kapanmakta olduğunu bildirdi.
    HT: 11 Eylül 2014  trt.net.tr

    Devamını Oku

  • Alzheimer'a taze kan

    İNGİLTERE'de Oxford ve Kings College Londra Üniversitesi uzmanlarından oluşan araştırma ekibi, 452'si sağlıklı, 220'si hahza problemli ve 476'sı Alzheimer hastası 1148 kişide kan testleri yaparak farklılıkları karşılaştırdı.

     HT: 09.07.2014 Hürriyet

    Devamını Oku

tüm haberler