Ya oldugun gibi görün ya göründügün gibi ol. Mevlâna, Mesnevi

 

Kendini Sevmek

Kendisini sevmeden, kendisiyle barışık olmadan, insanın genelde salt sevgiye alışması zordur. Sadece “ben kendimi seviyorum” demekle, bilincimizi veya bilinçaltı aklımızı ikna edemeyiz. Sokakta sıradan bir kişiye, “kendinizi seviyor musunuz” sualini yönlendirsek, büyük olasılıkla, “ben kendimin düşmanı mıyım tabiî ki kendimi seviyorum” türü bir cevap ile karşılaşabiliriz. Ama insanlar kendi iç dünyalarında genellikle “onun her şeyi var benim neden yok?” tuzağına düşebildikleri gibi, başkalarına göre “şu veya bu konuda üstünüm” anlayışına da kapılabilirler. Oysa, herkesin yetenekleri ve zayıflıkları farklıdır.

 
Bu nedenle herkes kendi göreceli üstünlüğünün peşinde olmalıdır. Mukayeseyi bırakıp kendimizi olduğumuz gibi görmeliyiz. Yanlışlarımızı ve eksikliklerimizi kabullenip bunları düzeltme ve kendimizi doğru yönde geliştirme çabası içinde olmamız “kendimizi sevmede” bize rehber olacaktır. Kendimizi sevmek için neler yapmalıyız sualine vereceğimiz cevabı, bazı kilit sualleri tespit ederek ve bunlara vereceğimiz cevapları değerlendirerek hazırlayabiliriz.

1) Fizyolojik, Duygusal (güven, sevgi, başarı), Ruhsal (inanç), ihtiyaçlarımızı tatmin edebiliyor muyuz?

2) Dengeli bir insan mıyız?

3) Korkularımızla, stresle baş edebiliyor muyuz?

4) Güçlü bir kişilik için yalnızlığın ne anlama geldiğini biliyor muyuz?

5) Karma temizliği yapabiliyor muyuz?

6) Kendimizi her manada dürüst bir insan olarak görüyor muyuz?

7) Affedici ve hoşgörülü müyüz?

8) Olumlu düşünüyor muyuz?

9) İyiliksever, hayırsever ve vefalı mıyız?

10) Çabuk kızar ve sinirlenir miyiz?

11) Hatalarımızı kabul eder miyiz?

12) Özür dileyebiliyor muyuz?

13) Sabırlı ve sebatkâr mıyız?

14) Yeri geldiğinde başkalarının menfaatini kendi menfaatimizin önüne koyabiliyor muyuz?

15) Kendimize saygı duyuyor muyuz?

16) Huzurlu, mutlu bir insan mıyız?

17) İnançlı mıyız?

Eğer yukarıda sıralanan suallerin hepsine evet cevabını verebilirseniz, bilin ki siz kendinizi seven bir insansınız. Ancak bir suale bile cevabınız hayır ise, o konuda da kendinizi geliştirmeden tam anlamıyla “kendimi seviyorum” diyemezsiniz. Özetle, ben kendimi seviyorum demek öyle kolay elde edilecek bir olgu değildir.

Yaşam zordur ve bu nedenle kendini sevmek te zordur, çünkü “kendini sevmek” almak değil vermek sanatıdır. Kendisiyle barışık insan, kendini seven insan, insanların kendini sevmesini beklemeden onlara hep sevgiyle bakma alışkanlığına sahip insandır. Bu sualleri kullanarak kendinizi bu konuda test edebilirsiniz. Hatta sevdiğiniz insanları, dostlarınızı da sorgulayabilirsiniz. Bu çalışmayı, yukarıda belirtilen suallerin hepsini akılda tutmanın zorluğu nedeniyle, suallerin sayısını daha aza indirerek de yapabilirsiniz. Mesela kendimiz veya diğerleri için şu sualleri sorabiliriz;

1) Olumlu ve sevgi dolu bir insan mısın?

2) Dürüst bir insan mısın?

3) Başkalarının menfaatini yeri geldiğinde kendi menfaatinin önüne koyabilir misin?

4) İyiliksever ve hayırsever bir insan mısın?

5) Dengeli bir kişiliğin var mı?

Denge faktörünü en sona koymamın sebebi, bu sualleri tanıdığım kişilere yönelterek, edindiğim bazı önyargılardır. Genellikle kendini sevdiğini söyleyen insanlar; olumlu, sevgi dolu olduklarını, iyilik ve hayırseverliklerini, bütünsel dürüstlüğe girmeden dürüst olduklarını, menfaat konusunda bencil olmadıklarını öne çıkarıyorlar. Geçenlerde, büyük olasılıkla tüm Türkiye’nin tanıdığı, bir şöhrete kendinizi seviyor musunuz sualini sorduğumda, düşünmeden verdiği cevap ‘evet’ idi. Ben de kendisine sözünü ettiğimiz beş suali teker teker yönlendirdiğimde, ilk dört suale fazla düşünmeden verdiği cevaplar “evet” oldu. Kendi kendine tatmin olmanın verdiği hazzı yüzündeki ifadeden gözlemleyerek son olarak, “dengeli bir insan mısın” sualini sordum. Verdiği cevap “hayır” idi. Ben de kendisine “demek kendinizi tam anlamıyla sevmiyorsunuz” dedim. Kendisi de açık kalplilikle ‘evet’ diye teyit etti.

Karşımızdaki insanların iç dünyalarına girip onların duygusal, akılsal ve ruhsal dünyalarını okuyabilmek; onların neyi, nasıl düşündüklerini, hissettiklerini; nelerin onları nasıl duygulandırdığını sezebilmek kolay değil.

İYİLİKSEVER, HAYIRSEVER VE VEFALI MIYIZ?

Kendimizi sevmek ve sevgi dolu bir insan olabilmek için insanlara karşı iyiliksever, hayırsever ve vefalı olmalıyız. Kendi çıkarlarına odaklanan insanlar hep almaya çalışır, oysa karşılıksız vermenin kendilerine derin bir huzur getireceğini fark edemezler. Bu nedenle verici insanların, kendilerini sevmeleri ve sevgiye ulaşmaları daha kolaydır. İnsanoğlunun ayakta kalabilmesi için, gençlere kendi çıkarlarını koruma gereği öğretilir ancak, sadece çıkarlarını korumak için yola çıkanlar bile, akıllarını kullandıklarında, diğer insanların da menfaatlerinin korunması gerektiğini bilirler.

Kişi kendi çıkarlarını uzun vadede koruyabilmek için, başkalarının da çıkarlarını korumayı bilmelidir. Kendini seven insan aynı zamanda iyiliksever ve hayırsever de olmalıdır. Aileye, dostlara karşı vefalı olabilmek, kendini sevmenin unsurlarından biridir. Bu çaba “iyi” bir insan olma çabasıdır. Zaten iyi insan kriterlerini başaramadan, kendini sevmek mümkün değildir. Vefa konusunda her şeyden önce kendimize vefalı olmalıyız. Kişisel vefanın ödülü, kendine saygı duymak, kendini takdir etmek, kendini sevmektir. Genel anlamla vefalı olmak, her zaman bir iyiliğe karşı bir iyilikle cevap vermek değildir. Vefa hissi, Yaratana karşı duyulan vefa borcu olabileceği gibi, içinde bulunduğumuz toplumun refahı için büyük katkılarda bulunmuş büyüklerimize karşı duyulan bir vefa borcu da olabilir. Bütün kutsal kitaplarda değişik şekilde değinilen, Yaratanın “ver ki ben de sana vereyim” sözü, iyilikseverliğin ve vefalı olmanın ne anlama geldiğini ifade eder.

ÇABUK KIZAR VE SİNİRLENİR MİYİZ?

Kendini seven, kendine saygısı olan insan öyle olur olmaz olaylar karşısında öfke patlaması yaşamaz. Çünkü anî kızgınlık ve sinirlilik halinin her şeyden çok kendine zarar vereceğini bilir. Günlük yaşamımızda ister aile içinde, ister iş veya toplum ortamında olsun, uzun seneler sonunda benimsediğimiz yaşam ilkelerine ters düşen hareketlere maruz kalabiliyoruz ve karşımızdakinin söylediği bir söz, bir hareket veya bir tavır karşısında ne yapacağımızı şaşırıyoruz. Kendini gerçekleştirme yolunda henüz herhangi bir merhale kat etmemiş bir kişinin ilk tepkisi, anlık bir duruş sonrasında, kızgınlık patlaması oluyor.

Oysa derin bir nefes aldıktan sonra, bizi sözü ile veya tavrı ile kırıcı davranan kişiye, konu ne ise açıklanmasını isteyeceğimiz bazı sualleri yöneltebiliriz. Eğer ortada bir yanlış anlama söz konusu ise sorun, sorun olmaktan çıkacaktır. Fakat ortada bizim kişiliğimize veya ilkelerimize ters düşen bir durum hala mevcut ise; kızmadan, sinirlenmeden takınacağımız tavır, sakin bir şekilde o kişiye nedenlerini sıralayarak söylediği sözün veya yaptığı hareketin yanlış olduğunu hatırlatmak olmalıdır. Sonuçta, bir uzlaşma söz konusu değilse, karşımızdakine münasip bir dille, bu konuyu bir zaman süreci geçtikten sonra tekrar tartışabilmeyi de önerebiliriz. Önemli olan kızmadan, sinirlenmeden sorunu karşılıklı ikna yolu ile sonuçlandırabilmektir.

HATALARIMIZI KABUL EDER MİYİZ?

Eğer egolu bir kişi değilsek, büyük olasılıkla hataları kabul etme cesaretine sahip olabiliriz. Ego’lu insan için kendi gururu her şeyin üstündedir. Kendisi ile gurur duyar ve bu halini dış dünyasında sergilemekten zevk alır. Kendini daima üstün görür ve beğenir. Sevecenlikten ve hoşgörüden uzak, kibirli bir insandır.

Oysa ego; kişinin endişesini, kaygılarını, korkularını kendi dünyasına hapseder. Bu nedenle ego’lu insanın kişiliği, ego’nun egemenliği ve baskısı altına girer. Dolayısı ile ego’lu insanın hatalarını kabul etmesi oldukça zordur. Diğer taraftan, kendine inanmak, kendinden emin olmak, kendine saygı duymak ego değildir. Ego’suz insanın genelde dengeli ve olumlu bir duruşu ve kişiliği vardır. Bu tür insanlar; empati yapabildikleri gibi, yeri geldiğinde muhakeme güçleri ile hata yaptıklarını, kabul etme yeteneğine de sahiptirler. Hatalarını kabul etme cesaretini gösteren insanlar, bu dürüstlükleri ile kendilerine de sevgi duyan insanlardır. Hataları kabul etme üstünlüğü erdemli olmanın önemli bir halkasıdır.

ÖZÜR DİLEYEBİLİYOR MUYUZ?

Özür dilemek, özrünü ileri sürerek yapılan bir yanlıştan dolayı bağışlanmayı istemektir. Özür dilemek büyüklüktür ve erdemli bir duruştur. Elimizde olmadan kalp kırabilir, incitebilir, hatta hakaret bile edebiliriz; ancak düşünüp ve olayı kendi gönül terazimizde tarttıktan sonra özür dilemeyi de kendimize ilke edinmeliyiz. Özür dilemek cesaret ister, karşımızdakini isteyerek veya istemeyerek kırdıktan sonra kimine göre bir güçsüzlük göstergesi olarak kabul edilen özür dileyebilmeyi başarabilmek bir kişilik gücüdür. Çünkü kırdığı kişinin yüzüne bakarak “seni kırdım, üzgünüm, özür dilerim” demek kolay değildir. Aile içinde, dostlar arasında veya sık zaman geçirdiğimiz kişilerle doğal olarak daha fazla anlaşmazlıklar yaşayabiliriz. Herkes hata yapabilir, ama insanın hatalı olduğunu kabul etmesi, üzüntüsünü bir şekilde dile getirip özür dilemesi, güçlü kişiliğe sahip olanlar için o kadar da zor olmamalıdır. Özür dilenmesine rağmen, karşımızdaki kişi bu özrü kabul etmiyorsa, bu kez de ona bu nedenle kırıcı davranmamalıyız. Çünkü zaman affediciliğin yardımcısıdır, o kişi de bir süre sonra büyük olasılıkla özrümüzü kabul edebilecektir. Tâbii özür dilemeyi her tatsız olayda, haklı olunup olunmadığına bakmadan, kırgınlığın sorumluluğunu üstlenmeyi, bu kırgınlığı içten olmayan bir kuru özürle geçiştirmeyi alışkanlık haline getirmek doğru bir davranış değildir. Samimî duygularla özür dilemek bize bir şey kaybettirmez, hem kendimizi sevmede bizi teşvik edici önemli bir unsur olacak, hem de üzüp kaybettiğimizi düşündüğümüz bir dostumuzu da yeniden kazanmamızı sağlayacaktır.

SABIRLI VE SEBATKÂR MIYIZ?

Sabır’a üç eylem açısından bakmalıyız. Bu eylemlerin birincisi acele etmeden, telâşlanmadan beklemeyi bilmek, ikincisi öfke duyulacak bir olay karşısında kızmamak, sinirlenmemek, üçüncüsü ise üzücü olaylar karşısında soğukkanlılığı koruyup, şikâyet etmeden durmayı bilebilmektir. Sabretmeyi bilen kişi, olmayacakmış gibi görünen olaylarda bile kendi şansını yaratabilir. Sabır mükâfatın yolu olabileceği gibi; üzüntüleri, sıkıntıları aşmada, dirençli olmanın da önemli bir unsurudur. “Sabırla koruk helva olur” ve “Sabrın sonu selâmettir” atasözleri sabrın erdemlerini ifade eder. Sebat ise sabrın sürdürülebilir halidir.

Kısaca, insanın kararlarında ve dayanıklılığında dirençli olma durumudur. Bu duruşu sonuna kadar götürme ve uygulama becerisidir. Sabır göreceli olarak kısa süreli bir hareket iken sebat sürdürülebilir bir eylemdir. Yani sebat, sabrın sürdürülebilir halidir. Amaç balık yakalamak ise, sabır sandalda inançla beklemektir. Oysa sebat, oltayı bıkıp usanmadan denize atıp, ısrarla balık tutmak için sarsılmaz bir kararlılıkla beklemektir. Yazgımıza giden engebeli ve meşakkatli yolculuğumuzda, sabır ve sebat, karanlığımıza ışık tutucu ve yol gösterici olacaktır.

YERİ GELDİĞİNDE BAŞKALARININ MENFAATİNİ KENDİ MENFAATİMİZİN ÖNÜNE KOYABİLİYOR MUYUZ?

Menfaatçilik acaba ‘önce can, sonra canan’ felsefesini savunanlara verilen isim midir? Yoksa menfaatçilik insanların doğasında olan bedavacılık, ucuzculuk içgüdüsü müdür? Menfaatçi insan yalnız kendi çıkarını düşünen kendi çıkarını kollayan kimsedir. Menfaatin ne anlama geldiğini kavrayabilirsek, başkalarının menfaatini yeri geldiğinde kendi menfaatinin önüne koyabilen insanın üstünlüğünü, yüceliğini daha kolay idrak edebiliriz. Menfaatin temelinde, çarpışma, husumet ve düşmanlık vardır. Çünkü menfaatlerin çarpışması halinde ortaya çatışma, düşmanlık çıkar. Dostluklar büyük oranda menfaat birliği ile pekiştirilir.

İnsanlar arasında menfaate dayalı birliktelikler yani bütünleşme bağları, çoğu kez bir süre sonra kavgalara, husumetlere dönüşebilir. Menfaat kavramı toplumun yaşamına, felsefesine o derece nüfuz etmiştir ki; bu eğilimini “Bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın” şeklinde ifade eden bir toplum oluşmuştur. Oysa, nedense bu atasözünü (nasıl atasözü olmuşsa!) benimseyenlerin, günü geldiğinde, o yılan kendilerine çok yakın bir kişiye dokunduğunda ne diyeceklerini duymak ilginç olacaktır. Başkalarının menfaatini düşünmek saflık, aptallık değil aksine erdemli bir duruştur. Sualimizdeki ‘yeri geldiğinde’ vurgusu; bir menfaat çatışması halinde, karşı tarafın maddî veya manevî anlamda kaybedeceği şeylerin bizim menfaatimizin çok üstünde olduğu ve bizim kaybımızın da göreceli olarak bize büyük bir zarar vermeyeceği durumları ifade etmektedir. Menfaat hesabı ve esası üzerine oluşmayan birlikteliklerde, bu duruş tarafların bütünleşme bağlarını güçlendirici rol oynar. Kendini seven insan, menfaat ilişkilerine geçici bir bağ olarak bakmaz; onlar için menfaat, karşılıklı anlayış ve destek ile sürdürülebilir bir bağdır.

KENDİMİZE SAYGI DUYUYOR MUYUZ?

‘Saygı nedir ve kimlere karşı saygı gösterilmelidir’ konusu oldukça geniş bir tartışma alanı içinde olan bir kavramdır. Bu nedenle de herkesin kabul edeceği ortak bir sözlük anlamı yoktur. Fakat saygıyı kaba hatlarıyla tanımlamak gerekirse, saygı önce kendine karşı duyulan ve sonra da herkese karşı duyulması gereken, karşılıksız olarak gösterilen, bir değer anlayışıdır. Bu değer anlayışı da; bütünsel dürüstlük, affedici ve hoşgörülü olmak, dengeli ve sevgi dolu olmak, kendini sevmek gibi öğeleri içinde barındırır. Saygı, karşındakinin isteğine göre davranmak değildir.

Herkesin kendine göre saygı beklentisi olabilir, ama önemli olan bu ilkelerin, içinde yaşadığımız toplumun genel kabul görmüş ilkeleri ile uyum içinde olmasıdır. Geniş anlamda saygı, empati yapabilmek, bazen susmak, bazen dinlemek, mümkün olduğunca Yaratanın her varlığına karşı anlayışlı olmaktır. Bazı düşünürlerin ifade ettiği gibi saygı kademeli bir kavram değildir, saygı sadece hak edene gösterilmez, saygı herkese gösterilmelidir. Panteistlerin ifade ettiği gibi “Her şey birdir, o bir de Yaratandır” yani her canlı Yaratanın bir parçasıdır. Eğer bu görüşe katılıyorsak; saygıyı başta kendimize, sonra da herkese karşı göstermeliyiz. Saygı sözcüğüne, Türk Dil Kurumu’nun getirdiği tanımı şöyledir;

- Değeri, üstünlüğü, yararlılığı, kutsallığı dolayısı ile bir kimseye, bir şeye karşı dikkatli, özenli, ölçülü davranmaya sahip olan.

- Sevgi duygusu, hürmet.

- Başkalarını rahatsız etmekten çekinme duygusu.

İfade ettiğimiz gibi saygı, diğer birçok kavramla bağlantı içinde olan bir kavramdır. Sonuçta, fark edilmesi gereken, saygının, kendimizi sevmekte önemli bir yapı taşı olduğudur.

HUZURLU, MUTLU BİR İNSAN MIYIZ?

Kendi yaşam kalitesini yakalamış bir insan, huzurlu bir insandır. Burada yaşam kalitesi, kişinin kendi hedeflediği yaşam düzeyinin neresinde olduğunu ve yaşamından ne ölçüde memnun olduğunun göstergesidir. Huzur; kişinin kendisi ve çevresi ile barışık olmasını, belli bir gücü ve başarıyı da içeren, mutluluktan öte bir duygudur. Huzur mutluluktan öte ise, tercih edilen, öncelikle peşinden koşulması gereken huzur mudur, yoksa mutluluk mudur? Bazıları için yaşamın anlamı mutluluk iken, diğerleri için huzurlu yaşamak önceliklidir.

Her ne kadar, huzur ve mutluluğun sıkça beraber kullanılması nedeni ile ilk algılayışta benzer kavramlar olduğu kanısına varılsa da, benzer değildirler. Her şeyden öte, bu iki kavramda duygu yoğunluğu farklıdır. Örneğin mutluluk, huzura göre daha çok coşkulu bir şekilde hissedilir. Mutluluk anlık ve gözlemlenebilir olmasına karşılık, huzur zamana yayılan ve kişinin iç dünyasında hissedilen duygudur. ‘Kendini gerçekleştirme’nin içinde hem mutluluk, hem de huzur vardır.

İnsan genelde mutluluğun peşindedir, çünkü yaşamdan beklentileri vardır. Bu beklentiler gerçekleştikçe kişi kendini mutlu hisseder, beklentilerin gerçekleşmemesi ise kişiyi mutsuz kılar. Oysa huzur kazanıldığında, uzunca bir süreç yaşanabilir ve insan hissedilen mutsuzlukla daha kolay baş edebilir. Mutlulukta hep beklenen hedefler vardır ve o hedeflere ulaşıldığında ya mutluluk ya da mutsuzluk yaşanır, oysa kendi yaşam kalitesini yakalamış kişi için huzur hissi uzunca bir süre sürdürülebilir bir duygudur. Kendini sevmek için huzur olmazsa olmaz türde bir ihtiyaç olduğu gibi, affediciliğin ve hoşgörünün de ön koşuludur. Huzurlu insan; dengeli, olumlu, kendisi ile barışık ve genelde egosuz bir insandır. Huzur, yüreğimizin sükûn bulabilmesidir. Huzur, hiçbir sıkıntının, zorlukların bulunmadığı hal demek de değildir. Huzur, bütün bunları içinde barındıran ve kişiye iki ayağı üzerinde durabilme gücü veren duygudur.

İNANÇLI MIYIZ?

Geniş anlamıyla inanç sözlüklerde şöyle tanımlanıyor;

- Yaratana, bir dine inanma, iman, itikat.

- İnanılan şey, görüş, öğreti.

- Bir düşünceye gönülden bağlanma.

- Birine duyulan güven, inanma duygusu.

İnançsız insan, sele kapılmış, yakalayabileceği bir tutanak bulamadan kayarak sürüklenen kişiye benzer. Her türlü korku, kaygı, kararsızlık, kontrol edemediğimiz olaylar inancımızı tetikler. Ruhsal bedenimizin duyduğu en önemli ihtiyaç, inançtır. Doğal afetler karşısında neyi, kimi suçlayacağımızın şaşkınlığı içinde bir inanç patlaması yaşarız. İnsanoğlunun bu gibi katastrofik yani çok kötü sonuçlanan örneğin deprem, kuraklık, sel baskınları gibi olaylar karşısında genellikle sığınacağı yer Yaratandır. Ancak insanlık binlerce yıldır Yaratanı tanımlamaya çalışmış ama başaramamıştır. Büyük bir olasılıkla, Yaratan da böyle olmasını istemiştir. Yaratanı tam anlamıyla tanımlayamasak da, Yaratan vardır. Kim ki Yaratan yoktur diyorsa, doğruyu göremiyordur.

Eğer Yaratan yok ise, canlı hücreyi kim var etti sorusuna, bugüne kadar evrimciler dâhil kimse bilimsel açıklık getirememiştir. İsviçre’de 54 yıl önce kurulan Avrupa Nükleer Merkezi’nin (CERN) başlattığı ve milyarlarca dolar sarf edilen çalışmalar neticesinde, evrenin ve yaşamın varoluş sırlarının gün ışığına çıkarılması hedefleniyor. Bugüne dek henüz Higgs parçacıkları yani Yaratan’ın parçacıkları bulunmuş değil. Dr. Stanislav Graf, Kozmik Oyun isimli kitabında “gerçekçiliğin ruhsal boyutlarının doğrudan deneyimini kazanan için, evrenin, yaşam ve şuurun, Yaratan olmadan ortaya çıkmış olduğu fikri, saçma, çocuksu ve dayanıksızdır” diyor.

Peygamberler, din adamları, bilim adamları, Yaratan’ın evrensel kurallarına, kanunlarına ve ilâhî sistemine açıklık getirmek için çalıştılar. Yaratanın ne olduğunu havsalalarımız almıyor ama kanunlarına, sistemine daha fazla aklımız eriyor. Aslında, Yaratan’ın bu evrensel kuralları eskiden beri algılanmış ve bir biçimde, nesilden nesile aktarılmıştır.

“Ne ekersen onu biçersin” “İyilik et iyilik bul”

gibi kabuller, ilâhî sistemin gerçekte ne kadar âdil ve anlaşılır olduğunu gösteriyor. Bazı düşünürler, ilâhî Yaratan’ın karşıtı olarak “bilgi” faktörünü de inancın bir tetikleyici unsuru olarak ele alıyorlar. Oysa sözünü ettikleri her türlü “bilgi” ifade etmeye çalıştığımız Yaratan’ın parçacıkları içinde saklı. Belki, henüz bu bilgileri insanoğlu yeni kavrıyor olabilir ama sözü edilen ‘bilgi’, inanılan şey, görüş ve bir öğretide içerse; o “bilgi” Yaratan’ın bilgisi dâhilinde olacağı için sonuçta yine ilâhî sistemin bir parçasıdır. İnanç, insanın her zaman ihtiyacını duyacağı bir gerçektir. İnanç, yaşam yolunun nirengi noktasıdır. Kontrolümüz dışında yolumuza çıkacak zorlukları aşmada seçilecek yol; Yaratana inanç yolu olmalıdır.

“Kendimizi sevmek için neler yapmalıyız” sorularına böylece açıklık ve açılımlar getirmeye çalıştık. Umarız sizler de bu sualleri önce kendinize sorup, sonra sevdiklerinize ve dostlarınıza yönelterek; bir tür duygusal, akılsal ve ruhsal egzersizler yaparak, insanları tanıma, sevme ve yazgının yol rotasını bulmada önemli aşamalar gerçekleştirebilirsiniz.

HABERLER

< >
  • Kök hücreler yaşlı kalplere umut mu olacak?

    Genç farelerin kalplerinden alınan endojen kök hücreler yaşlı farelere enjekte edildiğinde hayvanların kalp fonksiyonlarında iyileşme gözlendiği belirtildi.Kök hücreler yaşlı kalplere umut mu olacak?Genç farelerin kalplerinden alınan endojen kök hücreler yaşlı farelere enjekte edildiğinde hayvanların kalp fonksiyonlarında iyileşme gözlendiği belirtildi.Kök hücreler ...
    HT:21.08.2017 trthaber.com

    Devamını Oku

  • El titremesi önemli hastalıkların habercisi olabilir

    Günlük hayatın stresinden nörolojik rahatsızlıklara pek çok farklı sebeple ortaya çıkabilen el titremesi, yaşamı olumsuz etkiliyor.Stres, heyecan, aşırı kafein alımı, fiziksel yorgunluk veya kan şekeri düşüklüğü el titremesini artırırken, bazen ciddi hastalıklar da bu durumu tetikleyebiliyor. Genç, orta ya da ileri yaş fark etmeksizin her bireyde ortaya çıkabilen ...
    HT:21.08.2017 trthaber.com

    Devamını Oku

  • 'Tiroit hastalıkları gebeliği tehlikeye düşürüyor'

    Prof. Dr. Faruk Buyru, tirodin az ya da çok çalışmasının adet düzensizlikleri, adet görememe, gebe kalamama veya düşüğe sebep olabileceğini söyledi.Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Prof. Dr. Faruk Buyru, AA muhabirine yaptığı açıklamada, guatr ve diğer tiroit hastalıklarının, Türkiye'de en sık görülen hastalıklardan biri olduğunu ifade...
    HT:21.08.2017 trthaber.com

    Devamını Oku

tüm haberler

 
eskişehir escort instagram takipçi hilesi porno izle
escort bayan
escort bayan
çeşme escort
kemer escort

çorlu escort