Kötülerin övülmesi arşı titretir. Mevlâna, Mesnevi

 

Yazgının Temel İhtiyaçları

Kendini bilme, anlama yolunda, kendi yansıma biçimlerimizi araştırmalı ve yazgımıza yön verecek ihtiyaçlarımızın temel taşlarını şekillendirmeliyiz. Konuyu aşağıda sıraladığımız alt başlıklar ışığında irdeleyerek, öz’e doğru yürüyüşümüze başlayalım. İnsanoğluna yön veren kendi ihtiyaçlarıdır. Hisler, duygular söz konusu olunca herkes ayrı bir dünyadır, dolayısı ile bu ihtiyaçları ancak kendimiz keşfedebiliriz. Herkesin kendine özel ihtiyaçları olmasına rağmen, bunları temel başlıklar altında kategorize ederek hiyerarşik bir düzen içinde ihtiyaçlarımızı öncelik sıralamasına sokabiliriz. Örneğin, kuru ekmeğe muhtaç olan bir insanın ihtiyacı, duygusal ve ruhsal ihtiyaçlarını tatmin etmek değil öncelikle karnını doyurmaktır.

 
Bu nedenle, yazgımızın temel taşlarını, ihtiyaçlarımızın tatmin önceliğine göre şu şekilde sıralayabiliriz;

•Fiziksel İhtiyaçlarımız
•Sağlık
•Duygusal İhtiyaçlarımız
•Güven
•Sevgi
•Başarı ve saygı
•Duygusal ihtiyaçlarımızın testi
•Ruhsal İhtiyaçlarımız
•Denge
•Olumlu Düşünme
Bu başlıklar altında, kendi öz’ümüzün kişilik harmanlaması ile arzuladığımız yaşam çizgimizi elde etmek için; üzerine inşa edeceğimiz yazgı yolumuzun temel taşlarını yerleştirmeye Hz. Mevlana’nın bir sözü ile başlayalım;

“Sen kapları, testileri hele bir kır, Sular nasıl bir yol tutar gider.”

Bu sözün anlamı; sen hele bu katı düşünce kalıplarını bir kır da, gönlünün arzuladığı hayallerinin nasıl yol tutup gerçekleşeceğini gör demektir. Kaderi yazgıya dönüştürebilmek, insanın kendini gerçekleştirme düzeyi ile ilgili olduğu gibi, söz konusu bu düzeyin hangi seviyede olduğu da ihtiyaçlarımızın tatmini ve doyumu ile bağlantılıdır. İnsan öncelikli ihtiyaçlarını tam olarak karşılayamadan, bir üst kişilik düzeyine ulaşamaz.

Genelde fiziksel ihtiyaçlarımız konusuna ilgi duymamıza karşın, duygusal ve ruhsal gereksinimlerimiz nedir sualine pek kafa yormayız. Konu insanın ihtiyaçları olunca, özellikle Abraham Maslow’un adını anmadan gereksinimler analizine girmek bir eksiklik olacaktır. Abraham Maslow, (1908-1970) hayatı boyunca pek çok ödül almıştır. 1967-1968 yıllarında Amerikan Psikoloji Birliği başkanı olmasına rağmen, kısa bir tıp eğitimi yaşantısı dışında tıp ile hiç ilgisi olmadığı gibi, bir psikiyatrist de değildi. Buna karşın Maslow, 1930-1940 senelerinde hemen hemen bütün ileri gelen Avrupalı psikologlarla ilişki kurdu. O dönemde tanıştığı antropolog Ruth Benedict’ ten çok etkilendi ve Kanada’da yaşayan yerliler üzerinde yaptığı araştırmalar ve gözlemler ona ileride geliştireceği ihtiyaçlar hiyerarşisi kuramı için yeni bir ufuk açtı. “İhtiyaçlar hiyerarşisi teorisi” 1943 yılında kendisi tarafından yayınlanan bir çalışmada ortaya atıldı ve insan psikolojisi teorisi olarak büyük ilgi gördü. Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisi teorisi, insanların belirli kategorilerdeki ihtiyaçlarından söz etmektedir. Bu teoriye göre birey, bir kategoride ihtiyaçlarını tam olarak tatmin etmeden bir üst düzeydeki ihtiyaç kategorisine geçemez. Maslow, ihtiyaçları şu şekilde kategorize etmiştir;


•Fizyolojik ihtiyaçlar
•Güven ihtiyacı
•Sevgi ve ait olma ihtiyaçları
•Başarı ihtiyacı
•Kendini gerçekleştirme ihtiyacı

Maslow’a göre; hiyerarşik olarak ulaşılan bu beş ihtiyacın tatmini, insanı mutlu edebilir ve birey kendi yazgı çizgisine arzu ettiği yönü verebilir. Bu aşamada Maslow’a mümkün olduğunca yer vermemizin sebebi, duygularımızın ihtiyaçları ile ilgili konuya bilimsel bir ışık tutmaktır. Ancak Maslow, (belki bir ateist olması nedeni ile) ruhsal ihtiyaçlarımız ve denge konularında önemli açılımlar yapamadığı gibi, mutluluğun veya yazgı çizgisinin sürdürülebilirliği gibi konularda da yetersiz kalmıştır. Maslow, yaşamın fiziksel ve duygusal boyutlarını ele almış, böylelikle Yazgı ile ilgili yaşamın temel taşlarını üstün bir bilimsellikle ifade etmiş ve insanın sadece bu temel kavramlar ile “Kendini Gerçekleştirmek” hedefini yakalayabileceğini varsaymıştır.

Oysa insan; güçlü kişilik, kendini sevmek ve farkındalık gibi mertebelere ulaşmayı gerçekleştiremezse, kendini de gerçekleştiremez. Maslow’un kendini gerçekleştirme anlayışında ifade ettiği fiziksel ve duygusal temel taşların sürdürülebilirliği, ifade ettiği mutluluk kavramının zayıf halkasıdır. Çünkü herhangi bir kavramın kabul edilebilirliği o kavramın değişik koşullarda sürdürülebilirliğinin sağlanmasıyla mümkündür. Kanımca, yukarıda ifade ettiğimiz temel taşlarının üzerine inşa edeceğimiz blokların temel unsurları olan; korkularla baş etme, stresle mücadele, karmik temizlik, holistik dürüstlük, affedici olmak ve hoşgörü gibi üst temel taşların farkındalığını özümsemeden, kendimizi gerçekleştiremeyiz ve yazgımızı yakalayamayız.

Bu nedenle sürdürülebilirliği yakalamanın yolu, Maslow’un ifade ettiği temel unsurların, bizim yukarıda işaret ettiğimiz; güçlü kişilik, kendini sevmek ve farkındalık gibi ana payandalarla desteklenmesindedir. Aksi takdirde, kendini gerçekleştirme aşamasında olduğunu zanneden bir birey örneğin, kendini güven veya başarı gibi bir alt kategoride bulabilir ve bu kısır döngü bir türlü kırılamaz. Bu aşamada, yazgının temel taşlarına açıklık getirmek amacıyla, şu saptamaları yapabiliriz.

FİZİKSEL İHTİYAÇLAR

Yaşamın olmazsa olmaz gereksinimi sağlıklı beslenen ve korunan bir bedendir. Bu gereksinimleri şöyle sıralayabiliriz;

-Soluk alma
-Boşaltım
-Homeostazi
-Giyecek
-Gıda
-Barınak
-Su
-Uyku

Sağlığımızı korumak için ise, şu unsurlara dikkat etmeliyiz;
- İyi beslenme alışkanlığı
- Yeterli fiziksel aktivite
- Yeterli su tüketimi
- İlaçları uzun süre kullanmamak
- Hava ve çevre kirliliğinden korunmaya çalışmak
- Sigara ve aşırı alkol bağımlılığından uzak durmak
- Sağlıklı sindirim ve boşaltım sistemine sahip olmaya özen göstermek
- Yeterli uyku alışkanlığına sahip olmak

Tüm bu nedenlerle; yazgının ilk temel unsuru fiziksel ihtiyaçlarımızı tatmin ederken, bedenimizin bakım kalitesine de özen göstermeliyiz. Francis Bacon’un dediği gibi; “Sağlıklı beden otel, sağlıksız beden hastane gibidir”. Bu nedenle, kendimizi gerçekleştirme yolculuğunda dikkat edeceğimiz birincil aşama, fizyolojik ihtiyaçlarımızı tatmin etmektir.

DUYGUSAL İHTİYAÇLARIMIZ
GÜVEN İHTİYACI
Fiziksel ihtiyaçlarımızın tatmininden sonra hakim olan ikinci aşama güvenlik ve emniyet kategorisidir. Güvenlik ve emniyet gereksinimleri şunları içeriyor;

-Kişisel güvenlik
-Parasal güvenlik
-Sağlık ve refah güvenliği
-Kazalara, hastalıklara ve olumsuz etkilere karşı güvenlik

Kuvvetli aile bağlarının güven ihtiyacını karşılamakta etkin olduğu açıktır. Belki biraz da bu nedenle, günümüzde büyük ölçüde gözden düşmesine rağmen, inanç ve aile bağları daha güçlü olan bireylerin; daha uzun, daha sağlıklı ve daha mutlu yaşadıkları tespit edilmiştir. Fizyolojik ihtiyaçlarda olduğu gibi, güvensiz bir yaşam ile yazgı yolumuzda aşama yapabilmek bir hayalden öteye geçemeyebilir. Çünkü güvensiz bir yaşam, dengesiz ve stres dolu bir yaşam demektir.


SEVGİ İHTİYACI

Sevgi insanın çocukluktan başlayarak açlığını duyduğu ve yaşamı boyunca duymaya devam edeceği temel bir ihtiyaçtır. Japon yazar Masumi Toyotome’ye göre, “Dünyada sevilmek istemeyen kişi yok gibidir”. Sevgi yoksa genelde bencillik vardır. Sevgi yoksa kişi yaşamında dengeleri yakalayamaz. Yaşam bir denge oyunu olduğuna göre, sevgisiz yaşam da Hz. Mevlana’nın dediği gibi “Nice elbiseler gördüm içinde insan yok” misali bir yaşamdır. Sevginin açamadığı kapı yok gibidir. Sevgi korkularla, stres ile baş etmede altın bir anahtardır. Sevgi yoksunu insanın kendini gerçekleştirmesi hemen hemen imkânsız gibidir.

Sevgi dolu olmayan insan başta kendini sevemez. Kendi menfaatlerine sıkı sıkıya bağlı olan kişiler, ya üstünlük ya da aşağılık kompleksi içinde, bencil ve genellikle dengesizdirler. Bu nedenle sevgi veremezler ve sevgiyi de kendilerine çekemezler. Sevgi ile dolu olmanın, almak değil bir vermek sanatı olduğunu kabul etmezler ve böyle bir duruşu safça bulurlar. Bizim burada ifade etmeye çalıştığımız sevgi, herhangi bir koşula bağlı olmayan sevgidir. Sevgi kilo ile alınamaz ve verilemez. Ben sana bir kilo sevgi verdim şimdi sen bana en azından bir kilo sevgi ver diyebilir misiniz? Sözünü ettiğimiz sevgi, özümsenmiş, sürdürülebilir sevgidir. O artık karşılık beklemez.

Unutmamamız gereken sevgi çekirdeğinin insanın kendisini sevmesiyle yeşermeye başladığı gerçeğidir. İnsanlar sevmeyi ve sevilmeyi yeğlerler. Çünkü genelde sevginin olmadığı ortamlarda birey kendini yalnız, sosyal kaygı ve depresyon içinde hissedebilir. Bu nedenle ait olma ihtiyacı sevginin güç kaynağıdır. Ait olma ihtiyacının meydana gelmesi, insanın fizyolojik ve güven ihtiyaçlarının üstesinden gelme arzusunda gizlidir. Bu ihtiyaçların önemli bir bölümünü şöyle örnekleyebiliriz;


-Arkadaşlık
-Teklifsiz ve içten dostluk
-Duygularını serbestçe dile getirebileceği ve destekleyici bir aile

Sevgi ve ait olma ihtiyaçları birbirini tamamlayan duygulardır. Sevgi ait olmayı, ait olma sevgiyi çeker. Bir dostumun “unutmayalım” diye başlayan e-mailinin sevgi konusunda değişik açılardan anlamlar getirmesi ilgimi çekti ve bu nedenle sizinle paylaşmak istedim;


Sevgisiz zekâ, bizi küstah yapar.
Sevgisiz adalet, bizi dizginsiz yapar.
Sevgisiz diplomasi, bizi ikiyüzlü yapar.
Sevgisiz başarı, bizi kibirli yapar.
Sevgisiz zenginlik, bizi haris yapar.
Sevgisiz uysallık, bizi hizmetkâr yapar.
Sevgisiz yoksulluk, bizi mağrur, aksi yapar.
Sevgisiz güzellik, bizi gülünç yapar.
Sevgisiz kudret, bizi zorba, despot yapar.
Sevgisiz çalışma, bizi köle yapar.
Sevgisiz sadelik, bizi değersiz yapar.
Sevgisiz yasa, kural, bizi tutsak yapar.
Sevgisiz siyaset, bizi bencil yapar.
Sevgisiz inanç, bizi bağnaz yapar.
Sevgisiz hayat anlamsızdır…
Sevgi bizi özgür kılar…

Sonuçta sevgi, ele aldığımız fizyolojik ve güven ihtiyaçları gibi yazgı yolculuğumuzda, olmazsa olmaz, temel bir duygusal ihtiyacımızdır.

BAŞARI VE SAYGI İHTİYACI


Fizyolojik, güven ve sevgi gereksinimlerini tatmin eden insanın hiyerarşik sıralamaya göre bir sonraki ihtiyacı başarı ve saygı ihtiyacıdır. Aslında başarı ve saygı yazgı anlamında bir bütünün parçalarıdır. Dünyanın en zengini veya şan ve şöhrete sahip bir insan olabilirsiniz, ancak saygı ihtiyacınızı tatmin edemeyebilirsiniz. Bu tip insanlar saygıya açlık duyarlar, ama verilecek bu hüküm kendi ellerinde değildir. Başarı tek başına saygınlık getirmediği gibi, emek verilmeden başarı da elde edilemez.

Gerçek ve sürdürülebilir başarı, temelde çalışkanlık ve doğru karar verme gücü dışında yakalanamaz. Kader ya da şansın, başarı ile başarısızlık arasındaki farkı yarattığını düşünmek bir insanın içine düşebileceği büyük bir yanılgıdır. Başarıyı iyilik perilerinde aramak boş bir hayaldir. Herkes başarıya ancak kendi yetenekleri ve amansız çalışma gücü ile ulaşabilir. Emeğin, çalışmanın, gayretin, dökülen terlerin, aşılan zorlukların bedelidir başarılı olmak. Başarılı olmak, sadece zengin olmak değildir. Öyle olsaydı Nobel ödülü en zengin insanlara verilirdi. Önemli olan insan oğlu insan olmaktır.

Hem başarılı hem de saygın bir insan olmak, öyle kolay elde edilebilecek bir mertebe değildir. Ancak kendimizi gerçekleştirmek istiyorsak, başarı ve saygı ihtiyaçlarının bedellerini de ödeyerek, son aşama olan farkındalık çizgisine doğru yol alabiliriz. Maslow’un hiyerarşi sıralamasında son sırada olan kendini gerçekleştirme ihtiyacı konusunu bu aşamada ele almamamızın sebebi, o seviyeye ulaşabilmek için daha çok yol kat etmek zorunluluğuna inancımızdandır. Bu nedenle Maslow’la bu noktada ayrıldığımız gibi, Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisine, yazgının temel taşlarını tamamlamak amacıyla ruhsal ihtiyaçları ve denge ihtiyacını ilave etmeyi, “ihtiyaçlar kavramını” daha geniş bir açı ile özümsemek nedeniyle doğru buluyoruz.

Duygusal ihtiyaçları, dört alt başlık (Fiziksel, Güven, Sevgi ve Başarı) altında irdeledikten sonra duygusal ihtiyaçlarımızı test etmek amacıyla bir konferans bildirisi olarak açıklanan bilimsel çalışmaya bu aşamada yer vermek istiyoruz.


DUYGUSAL İHTİYAÇLARIMIZIN TESTİ


Maslow, gereksinimleri beş ayrı şekilde kategorize etmesine karşılık, yukarıda söz konusu ettiğimiz bilimsel çalışmaya göre, insanın on temel duygusal ihtiyacı vardır. Bu çalışmanın amacı, konunun felsefi değerlendirmesinden çok, kendi kendimize duygusal ihtiyaçlarımızı karşılamada başarılı olup olmadığımızı ölçebilmektir. On temel duygusal ihtiyaçlar alanı ile ilgili aşağıdaki sualleri cevaplayarak duygusal ihtiyaçlarımızın durumunu test edebiliriz.



1- GÜVEN İHTİYACI
Kendimizi emniyette ve güven içinde hissedebiliyor muyuz?
Yapmak istediğimiz şeyleri, korkmadan yapabiliyor muyuz?
2- KENDİ KENDİNİ YÖNETMEK VE KONTROL İHTİYACI
Yaşamımız kendi irade ve kontrolümüz altında mı?
Hayatımızda alacağımız önemli kararlar için yeteri kadar sorumluluk alıyor muyuz?
3- DİKKAT İHTİYACI
Yeteri kadar dikkatimizi verip, karşımızdakilerin dikkatini çekebiliyor muyuz?
İletişim içinde olduğumuz kişiler bizi dikkatle dinliyorlar mı?
Biz karşımızdaki insanlara içtenlikle dikkatimizi veriyor muyuz?
4- GENİŞ SOSYAL İLİŞKİ İHTİYACI
Yakın aile ve arkadaşlarımızın dışında geniş bir sosyal çevremiz var mı? Dostlarımızla etkinliklere katılıyor muyuz?
Gönüllü derneklerle ve diğer sosyal faaliyetler ile ilgimiz var mı?
5- STATÜ İHTİYACI
Toplum içinde diğer insanlarca algılanma biçimimiz ve kendimizle ilgili hislerimiz bizi tatmin ediyor mu?
Evde ve işte verdiğimiz uğraşlar karşılığında yeterince takdir edildiğimizi düşünüyor muyuz?
6- KİŞİSEL GİZLİLİK İHTİYACI
Yaşamımızın bir muhasebesini yapabilmek için kendimize yeteri kadar yer ve zaman ayırıyor muyuz?
Geleceğimizi plânlamak için hayat tecrübelerimiz ile ilgili olarak kendimizi sorguluyor muyuz?
7- ARKADAŞLIK VE İÇTENLİK İHTİYACI
Yaşamdan birlikte zevk alacağımız, sevinçleri, acıları paylaşabileceğimiz, anlaşabileceğimiz ve birbirimizi destekleyebileceğimiz, duygusal bir ilişki içinde olabileceğimiz en azından bir arkadaşımız veya dostumuz var mı?
8- ANLAM VE AMAÇ İHTİYACI
Yaşamda bir şeyler yapabilmek için sürekli çaba sarf ediyor muyuz? Devamlı yeni şeyler öğreniyor muyuz?
Başkalarının menfaatlerini yeri geldiğinde kendi çıkarlarımızın önüne koyabiliyor muyuz?
Başkalarına yardım edip, aslında kendimize yardım ettiğimize inanıyor muyuz?
Yaşam için bir felsefemiz ve yaşamı anlamlı kılabilecek bir yaklaşımımız var mı?
9- BAŞKALARIYLA DUYGUSAL İLİŞKİ İHTİYACI
İçinde bulunduğumuz toplumda, kişilerle rahat ilişki kurabiliyor muyuz? Yoksa kendimizi zorluyor muyuz?
Bu ilişkiler uzun süreli mi, yoksa kısa süreli mi oluyor?
Samimî bulduğumuz insanlara duygularımızı açabiliyor muyuz?
10- YETERLİLİK VE BAŞARI İHTİYACI
Hayatımızda yapmak istediğimizi mi yapıyoruz?
Kendimizi tatmin olmuş, iddialı ve motivasyonu yüksek bir insan olarak görüyor muyuz?
Başarabilmeyi çok önemli gördüğümüz bir amacımızı gerçekleştirebildik mi veya böyle bir gaye için hala gayret sarf edebiliyor muyuz?
Çalışmaya göre, bu sualleri cevaplandırarak duygusal ihtiyaçlarımızı tatmin etmenin hangi aşamasındayız, hangi ihtiyaçta sorunumuz var gibi cevapları tespit ederek duygularımızı dengelemede daha başarılı olabiliriz.
RUHSAL İHTİYAÇLARIMIZ
Duygusal ihtiyaçlarımızdan sonra, şimdi ruhsal ihtiyaçlarımızı inceleyebiliriz. Ruhsal ihtiyaca, ulvî ve Yaratana yönelik bir inanç arayışı olarak yaklaşabiliriz. Ruhsallık ihtiyacı değişik insanlarda değişik anlamlara da gelebilir. Bazılarımız bunu inanç olarak kabul ederken, bazılarımız da ruhsallığı yaşamın ve ölümün kişi için ne mana ifade ettiği şeklinde algılarlar.

İnanç, dini anlamda tanımlanabildiği gibi, herhangi bir düşünceye gönülden bağlı bulunma ve inanma duygusudur da “inanç, kesin olduğunu kavrayamadığımız bir şeyin kesinliğidir.” Her çeşit korku, arzu ve bilinmezlik inancımızı tetikler. Yaşamda kontrol edemediğimiz hemen hemen her şey; örneğin, çok sevilen bir insanın veya kendimizin amansız bir hastalığa yakalanması, bir yakınının ölümü, karşı karşıya kalınan bir felâket; anlam duyumuzu, değerlerimizi, hatta inancımızı bile felce uğratabilir.

Bu anî değişiklikler, bilinçaltında mevcut olan inancın sarsılmasına sebep olur. Böyle durumlarda, Yaratanın niye bize bu felâketleri reva gördüğünü sorgulamaya başlar ve niye bizi cezalandırıyor, ben ne yaptım da bu felâketleri hak ettim diye sızlanırız. Çoğu zaman bütün bunlara bir anlam veremeyiz, yorum bile yapamayız. Oysa bilinmelidir ki, Yaratan kişisel değildir. Başka bir anlamda, Yaratan her kuluna eşit mesafelidir. Asırlar boyu insanoğlu bu duyguları sorguladı. Peygamberler, din adamları, bilim adamları; Yaratanın kurallarına, kanunlarına ve ilâhî sistemine yorum ve açıklık getirmeye çalıştılar. Evet, Yaratanı tam anlamıyla kavrayamıyoruz ama kurallarına, kanunlarına, sistemine sanki bir anlam veriyor gibiyiz. Yanlış yapan çoğu insan, şuur altında, Yaratanın kurallarına karşı geldiğini bilir ya da hisseder. Gerçekte, Yaratanın bu evrensel kuralları asırlardan bu yana algılanmış ve bir şekilde nesilden nesile aktarılmıştır.

“İyilik et iyilik bul”… “Ne ekersen onu biçersin”…

İşte ilâhî sistem bu kadar âdil ve bir bakıma basit. Ama… Varsayalım bir dostumuz “Benim bir yakınım, Yaratanı seven, her bakımdan dürüst, çalışkan, iyiliksever, herkese karşı sevgi ve hoşgörü dolu bir insandı ama bir depremde hayatını genç yaşında kaybetti” dese. Veya bir arkadaşımız, Yaratanını çok seven bir dostunun, hiç beklenmedik bir anda ölümcül hastalığa yakalandığından söz etse. Nasıl cevap vereceğiz.

İman sahibi biri olarak, bu felâketlere Yaratan’ın bir işi olarak mı bakmalıyız? İslâm dinine göre “Yaratan’ın izni olmaksızın hiçbir nefs için ölmek yoktur. O süresi belirtilmiş bir yazıdır” (Al-i İmran suresi-145). Kanımca Kur’an’ın bu suresinde “belirtilmiş” kavramı, “belirlenmiş” anlamında tefsir edilmelidir. Önemli olan, bu tür felâketler karşısında, olayın bir “kaza-i mutlak” sonucunda mı yoksa “kaza-i muallâk” sonucunda mı vuku bulduğudur. Söz konusu ölümcül hastalık ise; bu hastalığın nedeni araştırılabilir, ölüm sebebinin kader mi yoksa yazgı neticesi mi olduğu tespit edilebilir. Ölümcül hastalığın nedeni, sağlığımıza yeteri kadar özen göstermememiz ise, bu sonuç yazgımız, yok eğer genetik bir neden ise bu kaderimizdir. Böyle durumlar karşısında metanetimizi ve cesaretimizi koruyabilmenin en önemli nedeni ruhsal bir sağlığa sahip olmaktır. Ruhsal sağlığın asıl amacı, bütünsel manada iyi bir yaşam, sağlık ve Yaratanın rehberliğinde sürdürülen bir dünya yolculuğudur. Böyle bir duruş, zaman içinde bizi korkularımızdan, endişelerimizden, sıkıntılarımızdan büyük oranda arındıracak, kendimizi ve yakınlarımızı sevmede daha tatmin edici bir kişiselliğe sahip olmamızı kolaylaştıracaktır. Bu bize, ailemiz ve dostlarımız arasında, koşulsuz sevgi almanın ve vermenin fırsatlarını da hazırlayacaktır.

Amerikalı holistik şifacı Dr. Dorothy M. Neddermeyer’e göre ruhsal sağlığın dört önemli pratik uygulaması var. Bunlar sırayla dua, meditasyon, şükran duygusu ve doğa da özellikle ateş ve suya yakın ortamlarda zaman sarf etmek. Dua etmek: Harvard Tıp Fakültesi’nden Dr. Herbert Benson , dua etmenin yanı sıra; zaman zaman “âmin” demenin bile insana huzur verdiğini, bağışıklık sistemini güçlendirdiğini, kalp atışını düzenlediğini, depresyonu engellediğini ifade ediyor. Hatta mütedeyyin ve aile bağları güçlü insanlar topluluğunda, yaşam sürelerinin daha uzun ve yaşamlarının daha mutlu olduğunu gösteren bazı bilimsel çalışmalar da mevcut.

Dr. Benson, hangi dinden olunursa olunsun, hastalıkları önlemede ve iyileşmeyi kolaylaştırmada duanın bedelsiz olmasına rağmen en etkin ilâç olduğunu da ilâve ediyor. Yine Dr. Benson’a göre; sadece huzura, mutluluğa, aile ve toplumun refahına şükretmek bile dua yerine geçebiliyor. Meditasyon: Batı dilinde “derin düşünme” anlamına gelir. Sözlüklerde “kişinin iç huzuru ile sükûnet elde etmesine ve öz varlığına ulaşmasına olanak veren, zihni denetleme teknikleri”ne verilen isimdir.

Meditasyonun amacı; kişinin farkındalığını, var olma duygusunu hissetmesini sağlayan ruhsal sağlığına, yaşam stresinin bilinçaltı nedenlerini araştırarak kavuşma çabasıdır.

Şükran duygusu: Yaşamın bahşettiği nimetler için devamlı şükran duygusu içinde olmalıyız. Devamlı şükür etmek, bize ulvî bir duruş ve ruhsal sağlık kazandırır. Derin bir minnet duygusu içinde olanlar, özsaygıları yüksek bireylerdir. Koşulsuz sevgi veren, koşulsuz iyiliksever ve hayırsever insanlar genelde minnet duygusu içindedirler. Eksikliklerimize, ihtiyaç duyduklarımıza üzüleceğimize, sahip olduğumuz nimetlere şükretmeyi bir yaşam duruşu haline sokarsak, olumsuz düşüncelerden, olumsuz tavırlardan da kendimizi daha rahatça arındırabilir, yaşamımızı mutlu bir yolculuğa dönüştürebiliriz.

Doğa içinde zaman sarf etmek: Ruhsallığı güçlü olan insanların, genellikle doğaya karşı yoğun hassasiyetleri vardır. Yaşamın birincil enerjileri olan toprak, hava, su ve ateş bu tür kişiler için adeta birer terapi kaynağıdır. Çıplak ayakla toprak veya çimler üzerinde yürümek, doğadaki bitkilere ilgi duymak, vakit buldukça parklarda yürüyüşler yapmak, piknikler düzenlemek, bu insanlara doğanın enerji titreşimleri ile rezone oldukları hissini verir ve bundan izah edemedikleri bir huzur duyarlar. Doğanın bütün elementleri içinde, ruhsallığa en yakın ifade hava’dır. Temiz ve tâbii havada yapılan her türlü egzersiz, ruhsal kişiliğe renk ve canlılık katar. Havada bulunan her maddenin elektriksel bir yükü vardır. Oksijenin elektriksel yükü negatif (-), havayı kirleten partiküllerin yükü ise pozitif (+) ağırlıktadır. Yapılan araştırmalara göre, insanların yeteri kadar temiz hava solumaları için, cm³ alanında en az 1500 negatif iyon yoğunluğunun olması gerekir…

Doğadaki negatif iyon yoğunluğuna baktığımızda :

Dağlarda 8000 (-) iyon cm³

Şehir dışında 1200 (-) iyon cm³

Su kıyılarında 4000 (-) iyon cm³

Şehir içinde 200 (-) iyon cm³

Ormanlarda 3000 (-) iyon cm³

Konutlarda 20 (-) iyon cm³

Veriler böyle ise, ruh halimizi canlandırmanın en etkin yolu, mümkün olduğunca dağlık alanlarda, deniz ve göl kıyılarında, ormanlarda doğa ile iç içe zaman geçirmektir. Stres ve depresyon gibi ruhsal hastalıkların tedavilerinde negatif iyonların etkin rolü konusunda bilgi sahibi olmak, bizi ruhsal sağlığımıza karşı daha duyarlı yapacaktır.

Ateş’e gelince, ateşe tapma Hint – İranlılarda, Perslerde, Yunanlılarda, Romalılarda yaygın bir ibadet türü idi. Örneğin Zerdüşt dinine inananlar da ateşe taparlar ve kutsal ateşin yandığı ocağa “ateşgâh” derlerdi. Ateşgâhlar bu dinin tapınaklarıydı. Zerdüştlere göre hava, su, ateş ve yeryüzü, kirletilmemesi gereken saf elementlerdir. Zerdüştler “ateşi koru, saflık ve doğruluğu temsil eden ateş hiç sönmesin” derler. Günümüzde ise bazılarımız için ateşgâhların yerini şömineler ve kamp ateşleri aldı. Yapılan bazı bilimsel çalışmalara göre; alevli bir ateşi seyretmek, insanda zaman içinde birikim yapan bio-elektrik alanlarının negatif yüklü enerjilerini arındırmasına yardımcı olmaktadır. Sözünü ettiğimiz bu dört element ile ilgili duyarlılığımız ister inanç anlamında, ister inanma duygusu nedeniyle olsun, ruhsal kişiliğimize yeni bir farkındalık kazandıracaktır. Bu tür dönüşümün bağlamlarını genişletmek Kader’den Yazgı’ya giden olaylar zincirini daha etkili kılacaktır.

DENGE İHTİYACI

Yaşam bir denge oyunudur. İnsanın bir iç dünyası, bir de dış dünyası vardır. Bu iki dünyanın dengede olması, duygusal ihtiyaçlarımızın dengede olması demektir. Yaşamın evrensel kuralı dengedir. Sürdürülebilir fizyolojik, güvenlik ve sevgi gereksinimlerimizin alt yapısında hep denge vardır. Herhangi bir ihtiyaç ile ilgili aşırıya kaçıldığı an, Yaratanın etki-tepki ve çift kutuplu (polarite) evrensel kuralları, dengeyi sağlamak için harekete geçer. Doğada bu dengeyi hep gözlemleyebiliriz. Her etkiye karşı bir tepki vardır. Denge bir altın anahtardır.

Doğruyu, güzeli ve iyiyi tamamlamada kullanacağımız önemli bir ölçü dengedir. Metafizik bilimi, insanı adeta bir büyüteç altında incelemiş, ancak filozoflar nadiren yaşamın tanımına girebilmişlerdir. Yaşamın tanımına giren nadir düşünürler arasında dikkat çekenler, Hollandalı filozof Baruch Spinoza (1632-1677) ve İngiliz filozof Herbert Spencer (1820-1903)’dır. İkisi de yaşamın tanımını birbirine benzer bir şekilde denge sentezini kullanarak yapmışlardır. Bu iki filozofa göre, “yaşam iç ilişkilerin dış ilişkilere, yani iç dünyamızın dış dünyamıza devamlı uyum sağlama çabası içinde geçen bir zaman sürecidir”. Bilgelik dengelerde bulunur.

Ünlü Fransız düşünürü Pascal’ın (1623-1662) dediği gibi, “insan büyüklüğünü bir uca giderek değil, her iki uca da dokunarak gösterir.” Yalnızca uçlarda (extremlerde) olmak değil, fakat uçları da gözlemleyerek dengeyi kavramak erdemli bir davranış biçimidir. Kültürel ve kişisel uzlaşmazlıkları aşmanın yolu, karşılıklı anlayışta ve ortak paydalarda, yani kısa ve uzun vadede bir denge anlayışında yatar.

Yazgının uzun yolunda karşılaşılabilecek çeşitli engelleri aşmada, denge anlayışı bu yolu aydınlatan çok önemli bir etken olacaktır. Evet, “yaşam bisiklete binmek gibidir, pedalı çevirmeye dikkat ettiğimiz sürece düşmeyiz” . Sonuçta, denge yaşamın ‘olmazsa olmaz’ kuralıdır.

HABERLER

< >
  • Kanser hastalarına kemoterapi yerine akıllı ilaç tedavisi

    Akciğer teşhisi konan hastaya kemoterapi yerine akıllı ilaç tedavisi uygulanmaya başlandı. Peki kanser tedavisinde kemoterapi yerine akıllı ilaç kullanmanın avantajları, etkileri neler? Hitit Üniversitesi Erol Olçok Eğitim ve Araştırma Hastanesinde kanser hastalarına kemoterapi yerine akıllı ilaç yöntemi uygulanıyor.
    HT: 10.12.2017 haberturk.com

    Devamını Oku

  • Omega 3 nedir? Omega 3 faydaları nelerdir? Omega 3 nelerde bulunur?

    Semizotu gibi yeşil bitkiler, somon, sardunya, hamsi, uskumru gibi balıklar, badem, fındık, ceviz, ketentohumu, avakado gibi yiyeceklerde bol miktarda Omega 3 bulunur. Yeterince balık tüketilemiyorsa bu ihtiyaç Omega 3 balık yağıyla da giderilebilir.
    HT: 10.12.2017 haberturk.com

    Devamını Oku

  • Soğuk hava baş ağrısı yapar mı? Migreni tetikler mi?

    Migren hastalarının hemen hemen yarısı hava durumu değişimlerine karşı duyarlıdır. Nöroloji Uzmanı Dr. Aylin Öztürk Yavuz “Hava durumuyla ilişkili olarak migreni tetikleyen durumlar arasında aşırı soğuk ya da sıcak hava, yüksek nem oranı, fazla kuru hava, parlak güneş ışığı, rüzgar ve fırtına, hava basıncı değişiklikleri geliyor” diyor.
    HT: 07.12.2017 haberturk.com

    Devamını Oku

tüm haberler

 
hile muzik dinleyelimizmir escort bayan izmir escort instagram takipçi hilesifoça escort alsancak escort